Gectigimiz iki hafta boyunca Isvec'teydim. Hem biraz tatil yapmak, hem biraz dinlenmek ve hem de biraz rahat kafayla okumak istiyordum. Hepsinden biraz biraz yapabildim sanırım ve bu 14 günlük süreçte bir de Dostoyevski'nin Ezilmiş ve Aşağılanmışlar adlı romanını okuyabildim.
İstanbul'a geri dönmeye 4-5 gün kala Helsinki'ye bir gezi yapmaya karar verdim. 2005'ten beri İsveç'e gidip geliyor olmama rağmen yakın komşu Finlandiya'ya hiç gitmemiştim. Finlandiya hakkında plan yaparken daha sonra Andreas Bieler'in ve Stephen Gill'in de Helsinki'de oldukları aklıma geldi. Hemen onlara birer mail attım ve benimle görüşebilmek için müsait olup olmadıklarını sordum. Stephen Gill'den bir cevap gelmedi; Andreas Bieler ise cuma günü için müsait olabileceğini söyledi. Ben de şans o ki ancak cuma günü için uygun bir bilet bulabilmiştim. Sonuçta tasımı tarağımı toparladım ve Helsinki'ye doğru yola çıktım.
Cuma günü sabah Helsinki'ye vardım. Bir süre şehirde dolaştıktan sonra Helsinki Üniversitesi'ne, Helsinki Collegium for Advanced Studies bölümüne, gittim. Kısa bir arama sürecinden sonra Andreas Bieler'i odasında buldum. Bir süre orada oturduktan sonra öğle yemeği için okulun kafeteryasına gittik. Orada da bir süre vakit geçirdikten sonra dışarı çıktık ve üniversite çevresinde biraz dolaştık. Daha sonra ise birlikte bir fotoğraf çektirdik ve ayrıldık.
Helsinki gezisi güzeldi; ama benim için onu daha da güzel yapan Andreas Bieler ile tanışabilmem oldu diyebilirim. Andreas Bieler ile kafamdaki tez konusu hakkında, kendi çalışmalarım, onun çalışmaları ve neo-gramscian teorideki diğer çalışmalar vs. hakkında konuşabilme imkânı bulmak benim için oldukça önemli bir olaydı diyebilirim. İçimde kalan tek ukte ise, Helsinki'ye kadar gitmişken Stephen Gill'i görememiş olmamdır. Ben oraya gittikten henüz bir gün önce Kanada'dan Finlandiya'ya geldiğini öğrendiğim Stephen Gill, yorgun olduğu için o gün okula gelmemişti. Okulda görüştüğüm bir yetkili bana pazartesi günü tekrar gelirsem Stephen Gill ile görüşebileceğimi söyledi, fakat ne yazık ki benim o kadar vaktim yoktu. :(
Son olarak ilgililer için hatırlatmakta yarar var: Andreas Bieler ve Stephen Gill önümüzdeki bir yıl Helsinki'de çalışmalarını sürdürecekler. Olur da yolunuz düşerse, onları da ziyaret edebilirsiniz belki. :) Aklınızda bulunsun: Stephen Gill 30 Eylül'de "The Constitution of Global Capitalism" başlıklı bir seminer verecek.
Geçtiğimiz gece Antonio Gramsci'nin biyografisini bitirdim. Genel olarak güzel bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Çevirisi güzel olduğu için de benim için kolay okunan bir kitaptı. Kitaptan Gramsci hakkında bilmediğim birçok şeyi öğrendim, fakat burada geneli de ilgilendirebileceğini düşündüğüm birkaç şeyden bahsetmek istiyorum.
Birincisi, kitabın yazarı Giuseppe Fiori, Gramsci hakkında bilinen bir yanlış anlamayı - ya da daha doğrusu Gramsci hakkında bilinen yanlışlardan birinini - ele alıyor. Buna göre Gramsci'nin ailesinin fakir olduğu ve Gramsci'nin çocukluğunun da fakirlik ve yoksulluk içinde geçtiğine yönelik yanlış bilgiyi/algıyı düzeltmeye çalışıyor. Öncelikle Gramsci'nin ailesinin kökenleri hakkında bilgi veriyor, ki buna göre babası orta düzey bir memurmuş ve annesi de yine orta düzey bir aileden geliyormuş. Buna ilaveten yazar, kardeşi Gennaro'dan Gramsci'nin çocukluğu ile ilgili bilgileri de aktarıyor. Buna göre de Gramsci'nin çocukluğu, babası memurluk görevini kaybedip hapse girene kadar, büyük bir zenginlik içinde değilse bile, görece bir rahatlık içinde geçmiş.
Önemli gördüğüm bir başka husus ise Gramsci'yi ve onun İtalyan komünist hareketi içerisindeki önemini ve yerini anlayabilmek için diğer bazı isimlerin de, örneğin Bordiga, Tasca, Togliatti, vs., bilinmesi gerektiği. Bu kişilerin birbirleriyle olan rekabetleri, çekişmeleri veya birliktelikleri çok ayrıntılı olmasa da kitapta yer buluyor. Burada benim gördüğüm, pratik siyaset alanında Gramsci'nin diğer İtalyan komünist liderlere nazaran aslında daha gerilerde olduğu.
Üçüncü olarak, Gramsci'ye ait olduğunu bildiğim ve blogun sağ üst köşesine de yazdığım sözün (pessimism of the intellect, optimism of the will) aslında Gramsci'ye ait olmadığını öğrendim. Bu söz Romain Rolland adında birine aitmiş, Gramsci de sıkça kullanırmış.
Son olarak da bir noktadan bahsetmeden geçemeyeceğim. Her ne kadar kitabın dili güzel ve rahat okunur olsa da, sunuşun oldukça dramatik olduğunu söyleyebilirim. Tamam Gramsci'nin hayatı kolay bir hayat değildi ve çok sıkıntılar yaşadı, ama kitabın geneline sinmiş dramatik hava o kadar ağır ki, bir süre sonra insan bunun bilerek mi abartıldığını düşünmeden edemiyor.
Kitap hakkında şimdilik söyleyeceklerim bunlar. Daha ileride belki tekrar birşeyler yazarım. Herkese iyi okumalar...
Bu sıralar kendimi biyografi okumakla meşgul ediyorum, aslında yazmam gereken bir final ödevi olmasına rağmen. Aslında önceden de biyografi okurdum, ama bu daha ziyade elime tek tük biyografi geçtiğinde ve tabii ki pek nadiren olurdu. Bu sıralar ise bu biyografi meselesine epey bir daldım diyebilirim. İlk olarak geçtiğimiz ay Kant'ın İletişim yayınlarından çıkan bir biyografisini (Kant'ın Dünyası) aldım, okumaya başladım ve giderek kendimi kitabın içinde buldum. Kitap Kant'ın hayatını, yaşadığı çevre ile bağlantılı olarak anlatıyor, ama daha da önemlisi, Kant'ı, onun ilgilendiği felsefî sorunlar, okuduğu kitaplar ve dönemin felsefî sorularıyla bağlantılı olarak anlatıyor. Bu anlatımdan da insanın zihninde gerçekten kitabın başlığındaki gibi bir Kant Dünyası belirmeye başlıyor, ki kitabın bunu yapabilmesi de çok hoşuma gitti. :)
Kant'ın biyografisinin bir kısmını okuduktan sonra, birkaç ay önce satın aldığım başka bir biyografiyi okumaya başladım. Bu da Kabalcı yayınlarından çıkan "Bir Alman Üstat: Martin Heidegger" başlıklı biyografiydi. Yapısal olarak Kant'ın biyografisine çok benzemekle birlikte, buradaki felsefî tartışmaların daha yoğun olduğunu ve dönemin felsefî tartışmalarına verilen yerin de daha fazla olduğunu söyleyebilirim. Bu kitabı daha büyük bir zevkle okudum, çünkü anlattığı felsefî sorunlar ve bu felsefî sorunlarla bir ilişki ve etkileşim içinde Heidegger'in hayatının ilerleyişini, hikâyenin içinde kendimden de pek çok şey bularak ve merakla takip ettim. Fakat bu kitabı da daha sonra devam etmek üzere yarım bıraktım.
Bugün ise İletişim yayınlarına gittim. Bir süredir Dostoyevski ve Tolstoy'un eserlerini almak istiyordum. Bunlara ilave olarak almak istediğim bazı yeni kitaplar da vardı. Bu yeni kitapların başında ise yine bir biyografi vardı: Antonio Gramsci biyografisi. Kitap aslında yeni değil; orjinali 1989 yılında yayınlanmış, fakat Türkçe'si İletişim yayınlarından daha henüz çıktı. (Temmuz 2009). Giuseppe Fiori tarafından yazılmış kitap "Antonio Gramsci: Bir Devrimcinin Yaşamı" başlığını taşıyor. 340 sayfalık kitabın henüz 80'inci sayfasındayım, ama bu ana kadar okuduklarımdan hareketle söyleyebileceklerim şunlar: Birincisi, kitabın çevirisi gayet güzel. Çok rahat okunur bir dile sahip. ikincisi, 80'inci sayfaya kadar geldim, ama Gramsci henüz 20 yaşına gelebildi ve liseyi bitirmek üzere. Dolayısıyla bu ana kadar Gramsci'nin doğduğu Sardunya'da, liseyi okuduğu Cagliari'de ve genel olarak İtalya'da yaşanan siyasal ve toplumsal olaylar anlatıldı. Belki de kitabın bu ana kadar kolay ve hızlı okunabilmesini sağlayn etkenlerden biri de buydu; yani henüz felsefî tartışmalara geçemedik! :) Son olarak da şunu söyleyebilirim: kitap, Gramsci ile ilgilenenler için güzel bir kaynak. Yoğun akademik okumalarınızdan sıkıldığınızda bu tür biyografiler hem dinlendirici, hem de ele aldıkları kişilerin ilginç hayatlarıyla ve fikri maceralarıyla oldukça zihin açıcı oluyorlar. En azından benim için öyle! :)
Gectigimiz donem Continental Political Thought isimli bir ders aldim. Derste Marx'in da uc makalesini (On the Jewish Question, Theses on Feuerbach ve The German Ideology) okumustuk. Bu makalelerden bir tanesinde (The German Ideology) Marx'in, hegemonya kavramindan bahsettigi bir paragrafa rastladim ve paragrafi buraya eklemenin ilginc olacagini dusundum. Gramscian anlamda hegemonya ile arasindaki iliskiyi/benzerlikleri vs. gorebilmek acisindan guzel bir parca sanirim. Aslinda Gramscian hegemonya kavraminin kokenleri ile ilgili olarak yazilmis bir-iki akademik makale zaten var, ama okudugum bir makalede Marx'in bu paragrafindan bahsedildigini gormemistim. Bu arada birseyi hatirlatmamda yarar var. Biz metni Ingilizce'sinden okuduk. Almanca aslinda da bizatihi hegemonya kavramini kullanip kullanmadigini bilemiyorum ne yazik ki. Bilen birileri bunu teyid edebilirse sevinirim.
"For each new class which puts itself in the place of one ruling before it, is compelled merely in order to carry through its aim, to represent its interest as the common interest of all the members of society, that is, expressed in ideal form: it has to give its ideas the form of universality, and represent them as the only rational, universally valid ones. The class making a revolution appears from the very start, if only because it is opposed to a classs, not as a class but as the representative of the whole of society; it appears as the whole mass of society confronting the one ruling class. It can do this because, to start with, its interest really is more connected with the common interest of all other non-ruling classes, because under the pressure of hitherto existing conditions its interest has not yet been able to develop as the particular interest of a particular class. Its victory, therefore, benefits also many individuals of the other classes which are not winning a dominant position, but only insofar as it now puts these individuals in a position to raise themselves into the ruling class. When the French bourgeoisie overthrew the power of the aristocracy, it thereby made it possible for many proletarians to raise themselves above the proletariat, but only insofar as they became bourgeois. Every new class, therefore, achieves its hegemony only on a broader basis than that of the class ruling previously, whereas the opposition of the non-ruling class against the new ruling class later develops all the more sharply and profoundly. Both these things determine the fact that the struggle to be waged against this new ruling class, in its turn, aims at a more decided and radical negation of the previous conditions of society than could all previous classes which sought to rule. This whole semblance, that the rule of a certain class is only the rule of certain ideas, comes to a natural end, of course, as soon as class rule in general ceases to be the form in which society is organized, that is to say, as soon as it is no longer necessary to represent a particular interest as general or the 'general interest' as ruling." (p. 174)
Bugün güzel bir e-mail aldım. Stephen Gill kendisi için blog tarzında bir websitesi açmış. Blogda Gill'in biyografisine, makale-kitap bibliyografyasına ve iletişim bilgilerine ulaşabiliyorsunuz. Ayrıca bir de güncel olaylar hakkında yaptığı yorumlar var. Bunlara da blog kısmından ulaşabiliyorsunuz.
Bugün bir kitapçıya gittim ve eski bir kitabın yeni bir çevirisiyle karşılaştım. Bahsettiğim kitap, Gramsci'nin "Hapishane Defterleri" adıyla Türkçe'ye çevrilen kitabı. Kitap daha önceden de Türkçe'ye çevrilmişti (Belge Yay., 2003); fakat sanırım baskısı tükenmişti ve kitapçılarda kolayca bulunmuyordu. Bu açıdan yeni bir yayınevi tarafından basılması bence iyi oldu. Kitabı basan yeni yayınevi Aşina Kitaplar adında bir yayınevi. Merkezleri Ankara'da. Kendilerinin bir internet adresleri de var. (http://www.asinakitaplar.com) Kitabın bilgilerine ise şu adresten ulaşabilirsiniz: http://asinakitaplar.com/yayinlar/85-teori-dizisinin-ilk-kitabi-cikti
Kitabı henüz daha yeni okumaya başladım, o yüzden şimdilik çevirisi, dili vs. ile ilgili yorumlarda bulunamayacağım. Bunun dışında ise kitabın bir özelliği, baş kısımda "Gramsci'ye Giriş" başlığı altında, Gramscian teoride önemli yer tutan bazı kavramların, mesela mevzi ve manevra savaşı, transformizm, sivil toplum, tarihsel blok, hegemonya, vs., kısaca açıklanmış olması. Böyle bir giriş bölümünün Gramsci'yi ilk defa okuyacaklar için yararlı olacağını düşünüyorum.
Bu girdi, Gramsci veya neo-gramscian teori ile dogrudan ilgili degil. Burada yapmak istedigim, uluslararasi iliskiler teorisi uzerine yazilmis birkac kitap uzerinden basit bir-iki karsilastirma yapmak. Bunu yaparken de, temelde, uluslararasi iliskiler teorisi (bundan sonra uit olarak yazacagim.) dersini iki farkli ulkede, iki farkli anlayista ve iki farkli kitaptan almis olmamdan gelen kucuk birikimimi kullanacagim. :)
Ilk uit dersimi Isvec'te yuksek lisansimi yaparken almistim. Isvec'in genel olarak kita avrupasi ekolune yakinliginin yani sira, elestirel teorilerle olan hasir nesirligi de uit dersinin hazirlanmasinda, sunulmasinda ve ders materyallerinin secilmesinde onemli etkilerde bulunmustur denilebilir. Ornegin bu derste biz Andrew Linklater ve Scott Burchill'in editorlugunu yaptigi, Theories of International Relations baslikli kitabi temel kaynak olarak okumustuk. Diger makale, vs. turunden materyaller ise ilave kaynaklardi. Bu kitap oncelikle teoriye ve tabii ki ui teorisine iliskin bazi genel aciklamalarla basliyor; yani teori nedir, ui teorisi nedir, nelerle ugrasir, ui disiplininin kurulusu ve gelisimi hakkinda tarihsel arkaplan bilgileri, vs. veriyor. Daha sonra ise ui alanindaki teorileri tek tek ele alip inceliyor. Kitabin farkliligi ve ozgunlugu de tabii ki ele aldigi teorilerin cesitliliginden kaynaklaniyor. Realism, Liberalism ve Marxism uclemesinin disinda, kitap 5 teoriye daha yer veriyor. Bunlar, English School, Critical Theory, Postmodernism, Constructivism, Feminism ve Green Politics.
Birincisi bircok uit kitabinda bu teorilerin bircoguna rastlayamazsiniz. Ozellikle Green Politics'i ayri bir ui teorisi olarak ele alan giris turunden teori kitaplari bulmak, benim bildigim kadariyla, zordur. Genel giris kitaplari ui teorisine iliskin olarak genellikle uclu bir siniflandirma yaparlar. Bu uclu siniflandirmada Realism ana akim teoridir, Liberalism ondan sonra gelir, Marxism ise elestirel ya da biraz daha uc tabirle radikal olarak nitelendirilir. Bu siniflandirmada teoriler arasinda bir hiyerarsi kurulur ve tabii ki guc dengesi de Realism > Liberalism > Marxism seklinde sunulur.
Bu kitabin ikinci onemli ozelligi ise tam da bu noktada ortaya cikiyor. Kitap, realism'i kose tasi veya ana akim olarak bir tarafta tutup, digerlerini de toplu bir sekilde diger tarafa koymuyor. Yani herhangi bir baska kitapta Realism bir tarafta sunulup, diger tarafta da Critical Theory, Feminism, Green Politics hatta Postmodernism teorilerinin hepsi tek bir baslik altinda, mesela Critical IR Theories, toplanabilir. Su denilebilir ki, bu kitap ise daha ziyade butun teoriler arasinda farkli bir gucler dengesi kurmaya calisiyor. Fakat burada da dikkatlerden kacirilmamasi gereken nokta, kitabin, teoriler arasindaki bu gucler dengesini, Realism karsiti denilebilecek grubun lehine olacak sekilde kurmayi tercih etmesi. Yani bu teorilerin hepsine tek tek ve ayri teoriler olarak deger ve yer verdiginizde tabii ki onlari realism ile esdegerde goruyorsunuz ve okuyucuya da bu imaji, bu zihinsel tasarimi vermeye calisiyorsunuz. Bu da kitabin ve editorlerinin kendi tercihleri tabii ki. Elestirilebilir, ama saygi duymak lazim.
Kitapla ilgili olarak soyleyebilecegim son husus ise Liberalism denilen teorinin, ya da bakis acisinin ismiyle ilgili. Simdilerde daha ziyade liberalism dedigimiz bu bakis acisina oncelerde utopianism ya da idealism deniyordu. (Bkz. E.H. Carr, The Twenty Years' Crisis) Utopianism ve idealism kavramlari ise tabii ki kendilerinde kucumseyici cagrisimlari barindiriyordu. Linklater ve Burchill'in editorlugunu yaptigi kitap bu anlamda da daha notr denilebilecek olan kavrami, yani Liberalism'i tercih ediyor; bu da olumlu bir durum denilebilir.
Viotti'nin kitabi temelde yukarida ifade ettigim uclu ayrima gore kurgulanmis. Teorileri genel cerceveler (images) olarak ele aliyor ve bu baglamda da ui'de uc temel cercevenin oldugunu soyluyor. Bunlar realism, pluralism ve globalism. Realism bildigimiz realism. Pluralism ise liberalism'in yerine kullaniliyor; globalism ise genel olarak marxism'den tureyen teorileri ifade etmek icin kullaniliyor. Bunlar disinda, bu kitabin da basinda genel olarak teori, ui teorisi, ui disiplininin gelisimi hakkinda bilgiler mevcut tabii ki. Ayrica bu uc cerceveden bahsedildikten sonra, bir de normative ui teorisi hakkindaki gelismelerden de bahsedilmis. Kitapta son olarak da ui teorisinin gelecegine iliskin bazi tartismalar yapilmis.
Dougherty'nin kitabinin ise daha ilginc bir yapisi var. Konu basliklari itibariyle daha ziyade realist paradigmanin tartisma konularini iceriyormus gibi gorunuyor; mesela the older theories of conflict and war, microcosmic theories of violent conflict, macrocosmic theories of violent conflict, theories of deterrence, arms control, strategic stability. Fakat bunun yani sira liberalisme iliskin konular da az da olsa var; mesela theories of international cooperation and integration, decision-making theories. Son olarak diger paradigmaya (elestirel teori, marxism ne derseniz deyin) ise sadece bir bolum ayrilmis; bu da international political economy basligi altinda incelenmis. Bu temel kaynaklarin disinda, realist ekolun kurucularindan, hatta kurucusu, Hans Morgenthau'nun klasik eserini, Politics Among Nations, okuyoruz.
Son tahlilde sunlari soyleyebiliriz sanirim. Ui teorisi dersleri, derslerin islenis bicimleri, okutulan materyaller, farkli ui teorisi genel giris kitaplarinin bu teorileri anlatis bicimleri, farkli teorilere yer verisleri ya da vermeyisleri ui teorisi egitiminin onemli belirleyicilerinden. Hangi tur egilimlerin nerede, hangi okullarda daha dominant olacagini etkileyen bircok etken vardir, fakat sonucta bu genel surec icerisinde bu durumdan etkilenen en onemli ogeler tabii ki bizleriz: yani ogrenciler.
International Gramsci Journal gectigimiz gunlerde yayinlanan ilk sayisiyla yayin hayatina basladi. Derginin makaleler bolumunde bir tanesi Ispanyolca, dordu Ingilizce olmak uzere toplam bes makale var. Makalelere asagidaki linklerden ulasabilirsiniz...
Bugün yine Gramsci’nin yazılarından yapılmış bir derleme kitabı, The Modern Prince and Other Writings, okuyordum. Kitabın Giriş kısmında anlatılan bir olay hoşuma gittiği için buraya da eklemek istedim. Hepimizin bildiği gibi, Gramsci Ordine Nuovo başlıklı bir gazete çıkarıyor. Kitapta yazdığına göre, Ordine Nuovo’nun Turin’deki ofisleri her çevreden işçilerin toplandığı ve Gramsci’yle işçi hareketinin genel sorunları hakkında konuştukları bir yermiş. Gramsci de bu kişisel etkileşimlere, hareketin başarısı bağlamında çok önem verirmiş. Bir tarafta, Fabrika Konseylerindeki liderliği ve siyasal arenadaki aktifliği ile politik bir lider, diğer tarafta da yayın hayatındaki aktifliği ile bir editör olarak bilinen Gramsci, Ordine Nuovo’nun ofislerinde işçilerle yüz yüze gerçekleştirdiği bu tartışmalar ve konuşmalar sayesinde aynı zamanda bir de kişisel bir rehber niteliğine sahip olmuştu. Bu yüz yüze görüşmelerinde dışında, kitapta yazdığına göre, Gramsci ülkenin dört bir yanındaki işçilerden yüzlerce mektup alırmış ve bunlara hiç üşenmeksizin oldukça ayrıntılı cevaplar yazarmış. Bu mektuplaşma sürecini Gramsci, hem işçilerden öğrenmek ve hem de onlara yardımcı olabilmenin çok önemli bir aracı olarak görürmüş. Buradan hareketle şimdi yukarıda bahsettiğim olayın anlatımına geçebilirim.
Gramsci’yle aynı ofiste çalışan Felice Platone’nin anlattığına göre, bir gün, genç bir üniversite hocası Gramsci’yi ziyaret eder. Platone bu kişiyi şöyle tanımlıyor: “Doğuştan gelen yeteneğiyle, herhangi bir zorlukla karşılaşmadan ve dudaklarında bir gülümseme ile her türlü soruyu cevaplandırabilecek, her konu hakkında fikir beyan edebilecek ve her itirazı saygısızlıkla reddedebilecek türden insanlardan biriydi.”
Daha sonra Platone olayı ve Gramsci ile bu genç üniversite hocası arasında geçen konuşmayı şöyle aktarıyor: “Gramsci’nin bu ziyaretçiyi fark edilmemesi imkânsız bir soğuklukla karşılaması, bende, biraz daha kalmam halinde vaktimi boşuna harcamış olmayacağım düşüncesini uyandırdı ve ben de dikkatlice masamın üzerindeki yığının arasında bir gazete aramaya ve birazdan başlayacak olan konuşmayı beklemeye başladım. Genç profesör işçilere yardımcı olmak istediğini, onları eğitmek istediğini, onlara bir şeyler öğretmek istediğini söyledi. Konuşmanın başından beri Gramsci sessizce durdu; gözlüklerini (?) bir takıp, bir çıkarıyordu. Gördüğüm kadarıyla artık sabrı tükenmek üzereydi. Sonra sakinleşti, bir kâğıt parçasını büyük bir dikkatle katlayıp açmakla meşgul olarak ve gözlerini kaldırmadan, adamı konuşmasının sonuna kadar dinledi. Profesör konuşmasını bitirdiğinde, Gramsci sanki hiç bir şey duymamış gibi ve sanki tamamen farklı şeyler düşünüyormuş gibi profesöre şu soruyu sordu:”
Gramsci: “Sizce, ateşi kullanmayı öğrendikten sonra insanın gerçekleştirdiği en önemli ve en yararlı gelişme neydi?”
Platone: “Diğer adamın (profesörün) şaşkınlıkla baktığını görünce devam etti:”
Gramsci: “Özür dilerim, ama bu, gerçekten, yeterince iyi değil. Fakat söyleyin bana, kaç yıldır okulda işçilerle berabersiniz?”
Profesör: “Aslında ben hiçbir zaman bir işçi olmak istemedim…”
Gramsci: “Kastettiğim bu değil. Sizce, bir entelektüel olarak nitelendirilmeye kim daha layıktır: birtakım bağlantılı bağlantısız bilgileri ve fikirleri depolayan ve kendi işinden başka hiçbir şeyi bilmeyen bir öğretmen, hatta bir profesör mü; ya da ilerlemenin ve gelecekteki dünyanın nasıl olması gerektiği ile ilgili net bir fikre sahip olan ve bu fikir etrafında edinebildiklerini koordineli bir şekilde organize edebilen bir işçi, hatta kültürsüz bir işçi mi?”
Profesör: “Ama ben Marksizm’i çok iyi biliyorum. Daha da ötesi, Marksizm’i idealist bir temele oturttum.”
Platone: “Bu kadarı Gramsci için yetmişti. Birkaç dakika sonra profesör, sanki sihirli bir şey olmuş gibi, bütün ilgisini kaybetti ve yaralanmış gururunu göstermek istemeyen bir insanın ses tonuyla şunları söyleyerek gitti: “Onun, işçilerden öğrenme hakkındaki tavsiyelerini düşüneceğim.”
Antonio Gramsci, The Modern Prince and Other Writings, s. 15.
Gramsci’nin, bu genç üniversite profesörüyle yapmış olduğu konuşmadaki fikirlerini daha gelişmiş bir şekilde hapishanede yazdığı defterlerde, “The Study of Philosophy and of Historical Materialism” veya “The Formation of Intellectuals” başlıklı yazılarında da görebiliyoruz. Orada da felsefenin çok zor bir şey olduğu noktasındaki genel kanaatleri kırmaya çalışan Gramsci, son tahlilde herkesin entelektüel olduğunu söylüyordu.
Uzun zamandır bloga birşey eklemedim. Belki de uzun zamandır Gramsci ile ilgili yeni birşeyler okumuyor olmamdan dolayıdır bu. Bilemiyorum. Bugün kütüphaneden yeni bir kitap aldım ve okumaya başladım. Kitabın adı, The Modern Prince and Other Writings ve Gramsci'nin yazdığı çeşitli yazılardan oluşan bir derleme niteliğinde. Kitabın kapağını çevirdiğinizde, Gramsci'nin ölümünden kısa bir süre önce ve büyük Oğlu Delio'ya yazdığı mektubu görebiliyorsunuz. Hayatının son zamanlarını yaşayan bir mücadele insanının oğluna verdiği son öğütleri, bence şimdi onu okuyanlar, onun felsefesi üzerinde çalışanlar da kendilerine verilmiş öğütler olarak alabilirler. Metnin güzel olduğunu düşündüğüm için buraya aynen eklemek istedim.
"I am feeling a bit tired and cannot write a lot. Write to me always, and tell me about everything that interests you at school. I think you like history, just as I did when I was your age, because it is about living men. And everything that is about men, as many men as possible, all the men in the world united among themselves in societies, working and struggling and bettering themselves must please you more than any other thing."
Geçtiğimiz gün Laura Ruberto'dan bir mail aldım. Kendisi Berkeley City College'da öğretim görevlisi. Google'da arama yaparken benim bloguma rastlamış, kendisinin ismini bloga eklediğimi görmüş ve bir mail atmaya karar vermiş. Mailinde hem bunun için teşekkür etmiş, hem de bir kitabından ve bir de düzenli olarak yazdığı blogundan bahsetmiş. Ben de bu vesileyle bu kaynakları da burada tanıtayım istedim.
Youtube'da Gramsci felsefesi hakkinda Ingilizce bir video bulmaya calistim, ama bulamadim. Sonunda onun hayatini ve yasadigi donemi resimlerle anlatmaya calisan bu videoyu (yine de Ingilizce degil tabii) siteye eklemeye karar verdim. Umarim begenirsiniz.
Bugun youtube ve video.google'da Gramsci'nin hayati, felsefesi hakkinda videolar ariyordum. Ne yazik ki Ingilizce hicbir sey bulamadim, fakat ararken gercekten cok ilginc bir videoya rastladim: Gramsci'nin hayatini anlatan Italyanca bir filme! :) Filmin Ispanyolca (ya da Portekizce de olabilir belki) altyazisi da var. :) Tabii anlayabilenlere.